Tuesday, October 7, 2008

(KÜLTÜR-SANAT) Mert Tokur- Bulaşmayan Özgürlük


Ken Loach yeni filmi It's a Free World'le (İşte Özgür Dünya) 'özgür dünya'dan hoşnutsuzluk yaratan bir kesit sunar. Özgür Dünya tanımı soğuk savaşın içinden çıkma bir tanım olarak görülebilir. Çünkü bu tanım, soğuk savaş yıllarında büyük bir işlev üstlenmiştir. Tanımın işlevi, kapitalist blokla sosyalist blok arasındaki farkı gösterebilmektir. Kapitalist dünyanın üzerine yerleştiği bu fark[1], sosyalist dünyanın baskıları ve tek tipliliğine karşılık, kapitalist dünyanın farklılıkların beraber yaşadığı bir dünya olduğunu anlatma işlevini üstlenir (sürekli paranteze alınan rekabet koşullarında tabii). Öyleyse 'özgür dünya' tanımı, sosyalist blok çöktükten 15 yıl sonra ne anlatabilir?

Ken Loach'un son filmi It's a Free World, 'özgür dünya'nın beşiklerinden İngiltere'de, bu sorunun içinde gezinir. Film özgür dünyada geçer: İngiltere'de. Göçmen işçilerse filmde 'özgür olmayan dünya'nın temsilcisidir. Özgürlük vaadinin onlara yönelik olduğu düşünülebilir. Yoksulluktan veya baskılardan, gönüllü veya zorunlu olarak kaçan göçmen işçiler bir özgürlük vaadine taşınırlar. 'Özgür olmayan dünya'dan taşınanlar, taşındıkları yerde kamplarda kalan göçmen işçiler olur. Böylece film, 'özgür olmayan dünya'nın 'özgür dünya' tarafından nasıl içerildiğini gösterir. 'Özgür dünya', 'özgür olmayan dünya'yı içine aldığı halde dışarıda tutmaya devam eder; kendi 'özgürlüğünü' ona bulaştırmaz. Burada sorulması gereken insanların gerçekten de özgür olup olmadığı sorusu yerine, özgürlük kelimesinin/vaadinin nasıl iş gördüğüdür. Özgürlük, özgür olmayana değilse kime vaat edilir? Özgürlük, işleme geçen bir vaat değil, gösteri olarak işleyen bir vaattir. Özgürlüğün yayılmaması, kendi dışına açılmaması, özgürlük vaadinin özgürleştiremediğini gösterir ki, gösterinin devam etmesini sağlayan da zaten bu “gerçekleşmeme”dir. Özgürlüğün iyi bir şey olduğu bile söylenmez, 'buranın' özgür olduğunun söylenmesiyle yetinilir. Filmin adı bir teşhirden ibaret değildir. 'Özgür dünya'nın aslında özgür olmadığını göstermekten ziyade, özgürleştiremeyen bir özgürlüğün resmini ortaya koyar.

Göçmen işçiler It's a Free World'ün gizli öznesidir. 'Özgür dünya' çağrısı onlara yöneliktir ama Ken Loach'un anlattığı hikâye göçmen işçilere ait değildir. Ken Loach bu sefer işçi sınıfının hikâyesini anlatmak yerine, sınıfsal mücadele içinde diyagonal biçimde yol almayı tercih eder. Patronlarının tacizine ses çıkardığı için işten atılan kadın çalışan Angie yerini, gözünü para hırsı bürümüş acımasız patrona bırakır; ama bu yer değiştirme bireysel hiçbir değişim olmaksızın gerçekleşmiştir. Şirketin kodamanları tarafından taciz edilen Angie buna razı olmaz; ertesi gün işten atıldığını öğrenir. Şirket Angie'yi bir eşiğe taşır, artık işi kalmayan Angie bir şey yapmak zorundadır. Hukuka başvurmak kolay vazgeçtiği bir seçenek olur. Başka bir işe girmek gibi bir seçeneğiyse düşünmez bile. Arkadaşı Rose'la konuşur, onun tahsiline rağmen paspas muamelesi gördüğünü söyler. Angie, Rose'la birlikte paspas muamelesi görmekten, yani mazlumluktan çıkışın yolunu arar; bu yolun kendi işlerini kurmaktan geçtiğini düşünürler. Angie'yi harekete geçiren, tacize uğrayan bir kadın veya istismara uğrayan bir çalışan olması değil, hayatını değiştirme arzusudur. Öyle ki Angie taciz edildikten sonra bu durumu bir kere daha anmamıştır; bununla mücadele etmek bir yana bundan şikâyet ederken bile karşımıza çıkmaz; onun asıl meselesi bir paspas olmaktan kurtulmaktır. Kendi deneyimi başkalarınınkiyle birleşmediğinde paspas muamelesi görmekten, paspas muamelesi yapmaya giden yol o kadar uzun sürmez.

Kişiliklerde hiçbir değişme olmaksızın bir konumdan diğerine geçilir, böylece bireyler silinir. Kimin iyi kimin kötü, kimin zalim kimin mazlum olduğunu sormak hiçbir işe yaramaz. Bireyler yerlerini çizgilere bırakır; bunlar bireylerin içinden geçen çizgilerdir ve her biri toplumsaldır. Bireyler -kişilikler, bunlar siyasi mistifikasyon olarak iş görürler ve konumlar/çizgiler arasındaki güç mücadelelerinin üstünü örterler. Bireyler önemsizleştiğinde elimizde kalan çıplak bir siyasettir. Söz konusu olan güç mücadeleleridir ve bu mücadele işçiyle patron, erkekle kadın, göçmenle yerli arasında sürer. Bu çizgiler birbirleriyle kesişir ve ayrışırlar; birbirlerinden bağımsız oldukları için değil, zalim ve mazlum çizgiler bağdaşık olmadığı için.

Angie'nin hikâyesi
Loach'un hikâyesi Angie'yi anlatır. İşyerlerine göçmen işçi ayarlayan bir ajansta çalışan Angie, işten kovulduktan sonra arkadaşı Rose'la beraber bir ajans kurar. Angie ve Rose giderek zenginleşecek, bununla beraber sıklıkla kendilerini göçmen işçilerin karşısında göreceklerdir. Rose Angie'ye işçilerin kendilerine bakışlarından sarsıldığını belirtince, Angie onlardan korkmalarına gerek olmadığını, işçilerin kendilerine müteşekkir olmaları gerektiğini söyler. Angie'nin 'aslında iyilik yaptığı' düşüncesi babasıyla olan sohbetinde de ortaya çıkar. Babası ona bu işçilerin asgari ücret alıp almadığını sorduğunda, o bu insanların kendi yurtlarında aç olduğunu söyleyerek cevap verir. Ancak sohbetin sonlarına doğru pozisyonlar belirginleşir. Angie babası gibi yoksul kalmak istemediğini söyler. Babasıyla yaptığı sohbette olduğu gibi, filmin ilerleyen dakikalarında da pozisyonlar belirginleşecektir. Angie başta kullandığı başkalarına da iyilik yaptığı yolundaki söylemini tamamen terk edecektir. Rose onun para kazanmak için her şeyi yapabileceğini söylediğinde bu söz cevapsız kalır. Loach soyut bir iyilik kavramını başarıyla eritmektedir. Elimizde kalan neyin iyi olduğu yolunda soyut bir soru değil, neyin, kim için iyi olduğu yolunda somut bir sorudur.

Anlatılan Angie'nin hikâyesiyse, göçmen işçiler hikâyede nasıl içerilir? Angie işveren değil aracıdır, ama o işçilerin tek muhatabıdır. Sınıf çelişkisi aracıyı içine alacak bir şekilde genişler. Sınıfsal çelişki, emeğiyle geçinenler ve yine aynı emekle zenginleşen başkaları arasında kurulur. Angie'nin esas patrondan aldığı çek karşılıksız çıktığında işçiler paralarını isterler. Angie çeklerin karşılıksız olduğunu anlatır ve çekleri gösterir. İşçiler zor durumda kaldıklarını sinirle anlatırlar. Angie'nin açıklaması işçilerin öfkesini dindirmez ama erteler. Angie'yi yolda gören bir işçi ona saldırır ve onu hırpalar. Ama Loach, bizim Angie'nin de mağdur olduğunu düşünmemize müsaade etmez. Akşam Rose'la Angie paralarını bölüşürler. Rose, iyi para kazandıklarını bu paranın bir kısmının işçilere de verilebileceğini söylese de Angie “Burası özgür dünya, istediğini yap” diyerek ve kendi payını alarak konuyu süratle kapatır, Rose da fazla ısrar etmez. Rose'a parayı işçilerle paylaşma fikrini düşündüren şeyin, ne kadar iyilik fikrinden, ne kadar da Angie'nin uğradığı saldırıdan kaynaklandığı bilinmez. İşçiler kendi isteklerini belirginleştirdikçe, Rose ve Angie'nin yaptıklarının onlar için iyi olan şey olmadığı da belirginleşir. Sınıfsal ihtilafı belirginleştiren ancak işçiler olabilir. Patronun bakış açısı, zaten arada bir ihtilaf olmadığı yönündedir. Bu sahnenin ardından eve bir taş atılır. Taşa sarılan kâğıdın üstünde 'hırsız' yazmaktadır. Rose ve Angie'nin korkularının büyüdüğünü görürüz, onların büyük patronlardan farkı, kazandıkları paranın hesabını veremeyeceklerinden polisi yanlarına çağıramamalarıdır.

Angie ve Rose'un ajansı enformeldir ve film boyunca yasayla olan ilişkileri derinleşen bir kriz olarak vuku bulur. Angie bir süre sonra bütün işlerin kayıt altına alınacağını söyler durur, bunun için altı ay süre ister. Bu diyalog Baba II'de (The Godfather II) karısına ailenin bütün işlerini en yakın sürede yasallaştıracağını söyleyen Mike'ı hatırlatır. Mike'ın inanmadan, Angie'ninse inanarak konuştuğu söylenebilir; ama bu kesinlikle sonucu değiştirmez. Benzerlik kesinlikle niyetlerinde değildir, ama işler niyetlerden bağımsız ilerler. Kârın kendisi ancak yasadışı yollardan büyüyebiliyorsa bütün işler nasıl yasallaşabilir ki? Yasadışı kârdan yasal kâra geçmek için hiçbir sebep yoksa bu yasadışının yasanın o kadar da dışında olmaması yüzündendir. Yasal olanla olmayan arasındaki ayrım zannedildiği kadar kesin değildir, piyasa aradaki farkı ustalıkla siler.[2] Esas ayrım güçler arasındadır, hukuk da bu güç mücadelesinde yerini alır. Çalıştığı bir adam Angie'ye yasadışı göçmenlerle çalışmasını tavsiye eder. Onlara çok daha rahat söz geçirilebilmektedir, onlar yurttan atılma tehdidinden sakınarak her koşula razı olmaktadırlar. Angie işin enformel olmaktan tamamen yasal olmaya doğru gideceğini söylerken işler ters yönde ilerler. Bir yasallık eşiğine doğru ilerlemesini, yani bütün işleri yasallaştırmasını beklediğimiz Angie, başka bir eşiği aşar ve yasadışı göçmen işçilerle çalışmaya başlar. Hukukun dışına atılanlar, piyasa tarafından muazzam bir kâr payı olarak içeri alınır. Angie, sahte pasaportun karşılığında her birinin 20 sterlinine daha el koyar.

Anlatılan Angie'nin hikâyesi olsa da, Loach onunla özdeşleşmemizin önüne set çeker. Loach'un başarısı, sınıfsal ihtilafı diyagonal kesen bir çizgi oluşturması, bizi kesişme noktalarından geçen bir hikâyenin içine taşımasıdır. Angie'nin hikâyesi, beraber olduğu Polonyalı Karol'un, ortağı Rose'un, kızının işçilere davranışını yadırgayan babasının, uğruna birçok şey yaptığı oğlunun, evine aldığı İranlı Mahmud'un ve ailesinin, peşinde koştuğu işyerlerinin, paralarını vermediği işçilerin, dayak yediği işçinin ve umut vaat ettiği işçilerin hikâyesini içerir. Angie'ye sadece kendi gözünden değil, birçok gözden bakarız, film Angie'nin değil, onun ilişkilerinin içinden geçer. Hikâyesi anlatılan Angie'yi neredeyse hiç yalnız görmeyiz, onun yalnızlığının bizim açımızdan önemi de yoktur. Angie sürekli birileriyle ilişki halindedir. Onun bencilliği bir yalnızlık anında belirmez, bu ilişkilerin içinde yeşerir. Bencilliğin açmazı, onun için başkalarına muhtaç olunmasıdır. Bencillik başkalarıyla ilişki kurmamaktan değil, bütün ilişkileri kendi hesabına kâra çevirmekten geçer.

Angie'nin bencilliği, bir şirkete vereceği göçmen işçilere yer ayarlamaya çabalarken tepe noktasına ulaşır. Kendi işçilerini koyacak yer bulamadığında yasadışı göçmenlerin kampını ihbar eder. Böylece kendi getireceği işçilere yer açmış olur. Yasadışılık bir kez daha kâr payı olarak içeri alınır. Ancak bu kadarını kabullenemeyen Rose'la yolları ayrılır.

Filmin sonlarına doğru, Angie'nin oğlu Jamie, sipariş ettikleri pizzaları almak için kapıya gider ama uzun süre gelmez. Onun yerine Angie'den paralarını alamayan işçiler olduğu anlaşılan maskeli birkaç kişi girer. “Sen oğlunu bizimkilerden değerli mi sanıyorsun?” diyen işçiler paralarını isterler ve evdeki paranın bir kısmına da el koyarlar. Angie paraların kuruşu kuruşuna ödeneceğini söyler. Maskeliler çıktığında Jamie döner, kimliklerini belli etmeden onu dışarıda tutmuşlardır. İşçiler paralarını, bir şekilde güçlerini göstererek alırlar. İşçinin sözlerine kıymet veren o sözlerin doğruluğu değildir. Filmde benzer sözler çokça yankılanmıştır. Bu sözler, kıymetini yaptırım gücünden ödünç alır. Güç dengesi bir anlığına yer değiştirir ve işçiler bununla Angie'ye kendilerini dinletebilir.

Bizi Angie'ye bir yaklaştırıp bir uzaklaştıran şey, onun bir mazlum bir zalim olmasıdır. Patronu tarafından tacize uğrayan kadın kendi ajansını kurar, oğluna iyi bir hayat vermek için çalışır. İşverenden işçilerin parasını alamaz ve işçilere de veremez; ama bu işçiler üzerinden gayet iyi para kazandığını görürüz. Bunun üstüne bir işçiden dayak yer. Kendi çağıracağı göçmenlere yer açmak için gidecek yerleri olmayan diğer göçmenlerin yaşadığı kampı polise ihbar eder. Ertesinde para vermediği işçiler evini basar ve oğlunu rehin alır. Bütün bunlara rağmen filmin sonunda işine aynı şekilde devam ettiğini görürüz. Kimin mazlum kimin zalim olduğu gösterilmez, mazlumlar ve zalimler yer değiştirir. Angie, mazlum pozisyonundan zalim pozisyonuna kişiliğinde bir değişme olmaksızın geçer. Bugün mazlum olmak, yarın zalim olmamanın bir garantisi değildir. Bu yer değiştirmeler sayesinde mazlumla-mağdurla özdeşleşme eğiliminin önüne geçilir filmde. Bu gereklidir çünkü mağdurla özdeşleşme isteği, güç dengelerinde hiçbir değişim yaşanmaksızın gücün olumsuzlanması anlamına gelir; bu da dünyayı değiştirebilecek kudretin soğurulmasına yol açar. Mazlumluk-mağduriyet, olumsuz bir uğrak, sınıfsa olumlu bir uğraktır. Mazlumluk güçsüzlüğe, sınıfsa kurucu güce gönderme yapar. Sınıfı belirleyen ayrım mazlumlarla zalimler arasından değil, dünyaya sahip olanlarla onu değiştirmeye muktedir olanlar arasından geçer. Loach bu filmiyle siyasetin aslına, yani çoktandır farklılıkların ifadesi olarak anlaşılan siyaset anlayışından, güç/iktidar mücadelesine rücu etmektedir.

Göçmenlerin genelde göç, köken, kimlik bağlamında ve entegrasyon sorunu olarak tartışıldığı bir zamanda Loach, göçmenleri birer işçi olarak ele alır. Burada da göç hikâyeleri vardır tabii. İranlı Mahmud baskıdan kaçtığını, Doğu Avrupa'dan gelenlerse orada iş bulamadıklarını anlatırlar. Ancak köken hikâyeleri her türlü ayırıcılığından sıyrılmıştır. Karol'un tabiriyle “Londra'daki üçüncü dünya”da çıkarlar ortaklaşmış, saflar belirginleşmiştir. Sınıfsal saha dinamiktir ve her seferinde mücadeleyle yeniden kurulur. Ken Loach bu filmde de daha önce yüzdüğü sulardan uzaklaşmaz. Bu filmle sınıfın bir kimlik değil, mücadelenin üzerinde gerçekleştiği bir saha olduğunu bir kez daha görürüz. Filmin son sahnesindeyse, atlattığı tüm badirelere rağmen Angie, filmde anlaşıldığı üzere daha da büyüttüğü işinin başındadır. Başına gelenlerin hiçbiri Angie'yi yolundan çevirmeye yetmez. Film bitmemiş olduğu hissini vererek biter; mücadele devam etmektedir.

[1] Bu fark, genellikle totaliter rejimlerle demokratik rejimler arasındaki fark olarak tarif edilir. Bu ayrım gayet muğlaktır. Demokrasi nerede biter ve totalitarizm nerede başlar? Demokratik sayılamayacak ama totaliter de denilmeyen birçok rejimi bir kenara koysak bile, ABD McCarthy'ciliğini anmak da bu ayrımın yapaylığını görmek için yeterli.
[2] Yasal ve yasadışı kazancın farkını silen bir piyasa olmadan mafya tarzı bir örgütlenme de imkânsız olurdu. Mafyanın esas başarısı, yasanın dışına çıkabilmesi değil, yasaya yeniden girebilmesidir. O, yasaları çiğner, ama bunu herkes yapabilir. Mafya bunu suç işlemeksizin gerçekleştirir. Piyasada her şey mübadele değeri olarak içerilir. Yasal ve yasadışı kazanç burada eşitlenir.


doğudan, sayı 6 (Temmuz-Ağustos 2008)

(PORTRE) Cem Konuralp- Doğu'nun Büyük Kaybı: Cengiz Aymatov


Türk ve dünya edebiyatının en büyük isimlerinden Cengiz Aytmatov, artık ölümsüzlük yurdunda…

O, ölümsüzler katına yükselmeyi çoktan hak etmiş bir bilge insandı; toprağından ve kültüründen aldıklarını cömertçe bütün insanlığa vermesini bildi. Her kitabı bunun canlı birer şahididir.

Aytmatov’un doğduğu topraklar, dünyanın en büyük destanı olan Manas Destanı’nın ruhları nakışladığı diyarlardır. Hiç şüphesiz, daha çocuk yaştan itibaren Cengiz Aytmatov, Manas’ın havasını kalbine ve ruhuna doldurmuştu. O büyüyünce sanki yeni çağın Manasçısı olacaktı ve oldu da… Çünkü o Manasın has çocuğuydu...

Cengiz Aytmatov dünyanın en büyük yazarlarındandır. O, birbirinden güzel hikâyeler, romanlar yazdı. “Cemile” için Fransız şairi Louis Aragon “dünyanın en güzel aşk hikâyesi” diyor. Sonra “Selvi Boylum Al Yazmalım”… Yönetmen Atıf Yılmaz tarafından 1977 yılında çevrilen, Kadir İnanır ile Türkân Şoray'ın başrollerini paylaştığı Türk sinemasının en unutulmaz filmlerinden olan ''Selvi Boylum Al Yazmalım'' Cengiz Aytmatov’un romanından sinemaya aktarılmıştı. Cahit Berkay'ın müziğiyle Türk halkının hafızasında silinmez iz bırakan film, aşka çok çarpıcı ve değişik bir bakıştı.

Eserleri arasından daha nicesini film olarak seyrettik: Cemile, Elveda Gülsarı, Gün Olur Asra Bedel, Beyaz Gemi gibi… Sinemanın diliyle de çok güzeldi anlattıkları ve milyonların hayranlığını bu yolla da kazandı.

Aydınlar arasında sıkça kullanılan ''mankurt'' veya ''mankurtizm'' kavramının isim babası da Cengiz Aytmatov'dur... Aytmatov, insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini ve kültürel hafızasını kaybetmesini, zihni yönden köleleşmesini, eserlerinde ''mankurtizm'' kavramıyla çarpıcı bir şekilde izah ediyordu. ''Beyaz Gemi'', ''Gün Olur Asra Bedel'', ''Cengiz Han'a Küsen Bulut'', ''Dişi Kurdun Rüyaları'' gibi romanlarında Aytmatov, ''mankurtizme'' sıkça yer veriyordu. ''Gün Olur Asra Bedel'' adlı romanında hafızası silinen, yani mankurtlaştırılan oğul, annesi Nayman Ana'yı öldürürken, aslında kendi geleceğini katletmiş oluyordu. Annenin temsil ettiği barış, sevgi dolu yaşatıcı ve kapsayıcı değerler bütünü, mankurtlaştırılmış, robot hâle dönüştürülmüş kişilikler için hiçbir önem taşımıyordu... Aytmatov, Sovyetler Birliği'nin baskıcı idaresi altında dahi eserlerinde insan hürriyetini savunmuş ve bunu cesurca işlemekten çekinmemiştir. Romanlarında mankurtlaştırmaya karşı çıkan Aytmatov, insanı dirilmeye, uyanmaya, aktif olmaya, töresine, örfüne, geleneğine ve geleceğine sahip çıkmaya çağırıyordu. Bozkırın o yoksul ve çaresiz insanları onun eserlerinde öylesine güzel anlatıldılar ki, her biri bozkırın yanık bir türküsü olarak kulaklarımızda çınladı; onların hayatlarına biz de ortak olduk.

Cengiz Aytmatov, Anadolu’dan değildi, Türkiye’den çok uzaklardandı. Ama bütün okuyucuları onu sanki bu toprağın, Anadolu’nun insanıymış gibi gördü; öyle benimsedi. Toprak Ana diye anlattığı ha Kırgızistan toprağı idi, ha Anadolu… Fark eden bir şey olmadı… Çünkü Aytmatov’un romanlarında anlatılan coğrafya bizim de ata topraklarımızdı; en azından sezgileriyle okuyucu bunun farkındaydı…
Aytmatov, Orta Asya Türk soylu halkların efsanelerinde, destanlarında, masallarında ve türkülerinde dile getirilmiş birikimleri, etkileyici bir dille bugünün okuyucularına ulaştırmış, milletinin evlatlarına bu zenginliği yeniden hatırlatmış; eserleriyle hem Türk soylu halkların kültürel miraslarının zenginliğine katkıda bulunmuş hem de eserlerinin çevrildiği dillerin okuyucularının bu mirasa tanıklık etmelerini sağlamıştır.
Ona Nobel Edebiyat Ödülü’nü vermediler! Vermeyişlerinin sebebi tahmin edilebilir… Biz buna hiç üzülmedik; çünkü bu ödülün hangi siyasi mülahazalarla verildiğini çok iyi biliyoruz. Cengiz Aytmatov’a elbette verilmezdi; ödülcülerin ölçülerinin dışında kalıyordu… İyi ki dışında kalıyordu; bizler onu bu “dışında kalma” hâliyle daha çok sevdik. Gönlümüzde en yüksek payeleri, en büyük ödülleri ona verdik.

Bir yazar olarak, bir edebiyatçı olarak o bahtiyar bir insandı ve bu fani âlemden bahtiyar olarak ayrıldı… Söyleyeceklerini söyledi, yazacaklarını yazdı… Yazdığı eserlerin yüzlerce dile çevrildiğini gördü, yüz binlerce insan tarafından okunmanın hazzını yaşadı ve böylece mesajını bütün dünyaya ulaştırdı.

Şimdi söylediklerine kulak verme, yazdıklarını tekrar okuma zamanıdır…

Aytmatov aramızdan ayrılmış olsa da, o bundan böyle eserleriyle yaşamaya devam edecektir… Malum olduğu üzere, büyük yazarlar ölümsüzdür…

***
Cengiz Aytmatov, 12 Aralık 1928'de Kırgızistan'ın kuzeyindeki Talas Eyaleti'nin Şeker Köyü'nde dünyaya geldi. Aytmatov, eğitim için köyünü terk ederek Kazakistan'a gitti, Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nu bitirdi. Bişkek’teki Tarım Enstitüsü’nde okudu.

Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne gitti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova’da eğitimine devam etti. Edebiyat hayatına Moskova’da atılan Aytmatov, bu yıllarda Pravda gazetesinde çalıştı. Ardından, yazdığı eserlerle üne kavuştu.
İlk eseri Cemile’yi 1958'de çıkaran Aytmatov, 1963 yılında, "İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım” adlı hikâyelerinden oluşan "Steplerden ve Dağlardan Hikâyeler" adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1968'de "Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü'nü aldı ve Kırgızistan'ın millî yazarı seçildi.
Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, kahramanlıklarının yanında halkının içine düştüğü zor durumları çelişkileri, yaşadığı acıları da anlatmış; problemlerin çözümlerine dair ipuçlarını vermiştir. Eserlerinde kendi ifadesi ile 'tipik insan'ı ortaya koymaya çalışmış; geçmişi bilmek ve tarihi mirasa sahip olmakla her türlü meselenin üstesinden gelinebileceğini göstermiştir.
Eserleri Türkçenin yanı sıra 157 dile tercüme edilerek milyonlarca baskıya ulaşan Aytmatov, 1958'de Kırgız Yazarlar Birliği Prezidyumu üyeliğine, 1962'de de Kırgız Sinematografi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi.
1966'da SSCB Yüksek Sovyet'i üyeliğine seçildikten sonra, 1967'de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi olan ünlü yazar, 1968'de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülü'nü aldı. Son yıllarda politikaya da atılan Aytmatov, Kırgızistan Meclisi'nde Talas Bölgesi Milletvekilliğinin yanı sıra Kırgızistan'ın Benelux Devletleri büyükelçiliğini de yaptı. Uluslararası Cengiz Aytmatov Vakfı Onur Başkanlığı'nın yanı sıra Aytmatov, uluslararası diyalog çalışmalarıyla da tanınmaktadır.
2003'te doğumunun 75. yıl dönümü devlet töreniyle kutlanan Aytmatov, o yıl dönemin Cumhurbaşkanı Askar Akayev tarafından "Altın Madalya" ile ödüllendirilmiştir.
20. yüzyılın en büyük romancılarından biri olarak ifade edilen Kırgız yazara 2006’da Elazığ’da “ Türk Dünyası Hizmet Ödülü” ile Fırat Üniversitesi tarafından ''Fahri Doktora'' unvanı verilmiş, Türk Edebiyatı Vakfı’nca da “Türk Dünyası’nın Yaşayan En Büyük Yazarı” beratı sunulmuştu.
Cengiz Aytmatov, 'Gün Olur Asra Bedel' romanının film çekimleri için gittiği Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 16 Mayıs'ta rahatsızlanmış, böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya'ya getirilmişti. 10 Haziran 2008 tarihinde Almanya'da vefat etti.
14 Haziran Cumartesi günü resmi törenle Bişkek yakınlarındaki Ata-Beyit Anıt Mezarlığı'nda defnedildi. Ata-Beyit Anıt Mezarlığı, 1938 yılında Stalin döneminde ülkenin önde gelen aydınlarının kurşuna dizildiği yerdir. 1990'da ortaya çıkarılan toplu mezarlıktaki aydınlar arasında, Aytmatov'un babası Törökul Aytmatov da bulunuyor. Kırgızistan hükümeti bağımsızlıktan sonra Ata-Beyit'teki katliam kurbanları için anıt yaptırdı. Aytmatov, katliam kurbanlarından sonra, Atabeyit'e defnedilen ilk kişi oldu.


doğudan, sayı 6 (Temmuz-Ağustos 2008)

(KÜLTÜR-SANAT) Alaattin Oğuz- Mırade Kine ya da Yayların Çığlığı


Mırade Kine ya da bazı yerlerdeki farklı söylenişine göre Murado, 1943 yılında, Gercüş’e bağlı Altınoluk (Gera Cehfer) köyünde dünyaya gözlerini açtı. Mırade Kine. Kine ailesinden Murad. Ya da Kineler’in Murad’ı. Şu an Dargeçit’te (Kerboran) müzikle uğraşan ailelerden biridir Kine ailesi. Babası da bir kemençe[1] ustası, bir dengbej. Dengbej ses sanatçısı anlamına gelir Kürtçede. Hatta sese şeklini veren, ona can veren, onu eğip büken demektir. Dengbejlik Doğu halk ozanlığı olgusunun Kürt bölgelerinde yaygınlık bulmuş halidir ki Irak ve Suriye dışında Türkiye’de Mardin, Batman ve Siirt hattında yaygınlık gösterir. Dengbejler yani Kürtçe oyun havaları söyleyen, ağıtlar yakan bu sanatçılar köyden köye dolaşır, düğün derneklerde kemençe çalarak maharetlerini sergilerler. Bölgede bu dengbejlerin söylediklerine, çoğunlukla da ağıt ve uzun havalara stran denir. Kemençeyle (rebab) eşlik edilen bu stranlarda yerel hikâyeler anlatılır, kavgalardan aşklardan dem vurulur ve adeta bir yerel tarih kaydı geçilir.[2]

Mırade Kine’nin dengbejlik müessesesinde efsanevi bir konumu vardır. Mırade, 20’li yaşlarının başlarına kadar ailesinden uzaklaşmamış, babasının yaptığı köy gezilerinde ona eşlik etmiş, beraber ziyaret ettikleri köylerde stranlar söylemiştir. Sesinin güzelliği ve kemençe (rebab) çalmasındaki ustalığı doğrudan dikkatleri üzerine çekmiş ve kısa bir süre sonra kendi başına Van, Batman, Siirt ve Mardin’in köylerini dolaşıp sanatını icra etmeye başlamıştır genç yaşlarında. İlk olarak kendinden önceki ustaların bestelerini çalan Mırade, kısa süre içinde kendi bestelerini yapmaya başlamış ve 30’lu yaşlarından itibaren de başlı başına bir ekol olma yolunda emin adımlarla ilerlemiştir. 30-40 yaş arası kendisinin altın yıllarıdır ve üzücüdür ki 1984 yılında 41 yaşında kalp krizi neticesinde ölümü bir bakıma sanatının zirvesinde iken erken bir veda olarak kalpleri acıtmıştır. Ölümüne yakın yıllarda zirvede olması ve bir efsane olarak anılmasını bir arkadaşı şu sözlerle ifade etmekteydi: “Mırade, bizim oranın köylerinde bir şeyhten daha itibarlıydı. Bir köye cumhurbaşkanı gelseydi Mırade’nin gelişi kadar heyecan yaratamazdı”. Bu sözler abartı mı? Emin olun değildir. Ben en azından az çok hayranlarını görmüş/tanımış biri olarak bu ilgi ve heyecanın tanıklığını yapmışımdır. Bu gerçekliğin müzikal tarafının izahını yapabilecek durumda değilim belki; fakat bildiğim şey Mırade Kine’nin 30’lu yaşları boyunca kendi orijinal besteleri yoluyla öncelikle Mardin, Batman, Siirt ve Van hattında onu canlı dinleyenlerin duygularına tercüman olması, sonrasında ise elden ele dolaşan kopya kasetleri yoluyla da tüm Mezopotamya’da tanınıp bir efsaneye dönüşmesi gerçeğidir (Mırade’nin hiçbir stüdyo albümünün olmadığını, ortalıkta dolaşan kaset ve cd’lerinin canlı kayıtlardan ibaret olduğunu bildirmek isterim). Bu kayıtlarda Mırade sadece duygulara tercüman olan aşk ve gurbet şarkıları söylemekle kalmaz; aynı zamanda siyasi olaylara da şarkılarında yer vererek, bir nevi bölge tarihinin canlı taşıyıcısı olur. Ki bu nedenle bir şarkısı yüzünden kısa bir süre tevkif edilir

Mırade’nin, dışlanmış ve acılı bir coğrafyanın tüm insani taraflarını şarkılarında yansıtarak söylediği birçok stran (ağıt) dinleyicilerin kendisini sahiplenme düzeylerini yükseltir. İnsan topluluklarının yaşadıkları tecrübeler üzerinden edindikleri/biriktirdikleri duygusal özelliklerin en doğrudan yansımaları, kendini o topluluğun müzik ürünlerinde gösterir. Şevket Süreyya Aydemir “Suyu Arayan Adam” adlı kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni gruplarıyla çıkan çatışmalar nedeniyle Erzurum’daki köylerini terk eden Türk bir karı koca gördüğünü söyler. Kadın kocasının yanında bir ağacın altına oturmuş, yurdundan koparılmış olmanın verdiği acıyla bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da acıklı ve uzun bir ağıt yakıyormuş. Aydemir hayatında ilk defa böylesi bir şarkı söyleme tarzını işittiğinden hayretler içerisinde kalmış. Balkan kökenli ve İstanbul’da eğitim görmüş bir asker olarak Aydemir kendinin çok dışındaki bir kültüre karşı yaşadığı bu inanılmaz yabancılık halini çok güzel anlatır kitabında. Buradaki yabancılık aslında kasti bir uzak kalma halinden çok, empati kurabilme olanaklarının yokluğu ile ilgilidir. Mırade Kine’nin stranlarına/müziğine karşı dünyamızın olanaklarını düşündüğümüzde bir yabancılık hissi duymamızın, coğrafyamızdaki insanların kültürel ürünlerine karşı bir ilgisizlik ya da görmezden gelme hali dışında herhangi bir açıklaması olabilir mi acaba?

Mırade, bir kültürün taşıyıcılığını icra ettiği müziğiyle en güzel şekilde gerçekleştirdiği içindir ki, Kürt halkının yoğunlukta yaşadığı bölgelerde bir efsane haline gelmiştir. Ciwan Haco, en sevdiği Kürt sanatçılar arasında onu sayıp ayrıca birçok albümünde onun şarkılarına yer verirken, Şivan Perver de bir Mırade Kine şarkısı olan “Mala Mın”a bir albümünde yer vermiştir. Tarz olarak Mırade’den farklı olan bu sanatçıların dışında Mırade’nin asıl etkisi bölgedeki dengbejler arasındadır. Dengbejler Mırade’nin adeta doğaüstü güçlerin yardımıyla kemençe (rebap) çaldığını ve asla detone olmaması dolayısıyla kendilerinin hala en çok örnek aldıkları dengbej olduğunu ifade etmekteler. Üstelik 41 yaşında hayata gözlerini kapamasına rağmen gerek dengbejler, gerekse sıradan halk nezdinde, yani hem teknik hem de duygusal açıdan Mırade’nin ne raddede bir istisnailiği haiz olduğu açık bir gerçek olarak karşımızdadır. Sonuç olarak onu tanımak ve önemsemek, kendimizi tanımak ve kendimize yabancılaşmamızın önüne geçmektir. Çünkü Mırade Kine yanı başımızda ve hatta aramızda yaşamakta, çaldığı kemençesiyle ortak insani duyguları kendi dilinden seslendirmektedir.

Canlı kayıtlar Mozaik Müzik firması tarafından derlenip basılmıştır:
Mırade Kine: “Eliye Bezo”
Mırade Kine: “Ax Le Nure”
Mırade Kine: “Hawer Delal”
Mırade Kine: “Bişare Çeto Hame Göze”
Mırade Kine: “Ew Ji Jin E”
Mirade Kine: “Seyre U Eliye Mamed”
Mırade Kine: “Gewre”
Mırade Kine: “Seva Heci u Mir Mehmud”


[1] Dengbejlerin çaldıkları bu kemençeye Kürtler yine kemençe derken, Suriye gibi Arap bölgelerinde bu enstruman rebap diye isimlendirilir. Bu kemençenin Karadeniz’de çalınan kemençeden farkı, alt kısmının yuvarlak ve delikli, tellerinin akorlu ve sesinin daha bas olmasıdır.
[2] Mırade Kine’nin arkadaşı ve aynı zamanda albümlerini basan M. Emin Dağ’ın aktardığına göre kemençe çalıp köy köy dolaşan ve köy dışında kıl çadırlarda yaşayan dengbejlere aynı zamanda “mıtrıb” da denilmektedir. Bütün dengbejleri kapsamayan bu kullanım, sadece soyundan göçebe olanlar için kullanılmaktadır. Kökleri Pakistan’ın Karaçi şehrine dayandığı için bu insanlara aynı zamanda “kareçi” de denilir ve kullandıkları kemençe de yine Pakistan’a dayanır. Bu bilgiler bu insanların Roman kökleri hakkında bize ipucu vermektedir aynı zamanda. Yine M. Emin Dağ’ın anlattığına göre Mırade Kine’nin ailesinin “mıtrıb” bir kökeni yoktur.


doğudan, sayı 6 (Temmuz-Ağustos 2008)

(TAM METİN) Cem Somel- Dünya Bankasından Teknik Yardım: Karaosmanoğlu, Özal, Derviş


İkinci Dünya Harbinden bu yana çevre ülkelerinde zaman zaman iktisadî buhranlar patlak vermektedir. Çevre ülkesinde bir iktisadî buhran orada düzeni sarsacak bir siyasî buhrana dönüşme tehlikesi gösterdiğinde, o ülkeden olup Dünya Bankasında çalışmış mutemet şahsiyetlerin durumu düzeltmekte rol oynadığı sık sık gözlenmiştir. Buna örnek olarak Türkiye’nin geçirdiği üç buhranda rejimi takviye etmekte amil olan, ikisi Dünya Bankasında görevde iken davet edilen, biri de geçmişte Dünya Bankasında çalışmış üç simayı, Turgut Özal’ı (1927-1993), Atilla Karaosmanoğlu’nu (1932-) ve Kemal Derviş’i (1949-) bir arada incelemek mümkündür.
Karaosmanoğlu Özal’dan genç olmasına rağmen kamu oyunda Özal’dan önce tanındı. Karaosmanoğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde ve İstanbul Üniversitesinde iktisat alanında lisans ve doktora öğrenimi gördü. 1960 ihtilâlinden sonra Devlet Planlama Teşkilatında iktisadî planlama daire başkanı olarak çalıştı. Planlamanın finansmanı ve başka ilke meseleleri üzerinde siyasetçilerle ihtilâfa düşerek 1962’de istifa eden planlamacılardan biri idi. Karaosmanoğlu 1965’te OECD’de çalıştıktan sonra 1966’da Dünya Bankasında görev aldı.
1960’tan sonra Türkiye’de işçi sınıfı haklarını çıkarlarını daha güçlü bir mücadele ile savunmaya başlamıştı. Üniversite öğrencileri içinde de sosyal adalet, kalkınma, millî bağımsızlık talep eden gruplar faal idi. Yükselen sınıf mücadelesi ortamında Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971’de Süleyman Demirel başkanlığındaki hükûmete asayiş sağlayacak güçlü hükûmet talep edip darbe yapmakla tehdit eden meşhur muhtırayı verdi. Demirel hükûmeti istifa etti. Cumhurbaşkanı Sunay Nihat Erim’i partiler üstü bir teknokratlar hükûmeti kurmakla görevlendirdi. Erim, Atilla Karaosmanoğlu’nu hükûmete davet etti. Hükûmet programını Karaosmanoğlu hazırladı.
Karaosmanoğlu’nun başbakan yardımcısı olarak görev aldığı Erim hükûmeti 1971 Mayısında 11 ilde sıkıyönetim ilân etti; ABD ile anlaşarak Haziranda haşhaş ekimini yasakladı; Temmuzda Ortak Pazara (şimdiki Avrupa Birliğine) geçiş sürecini başlatan Katma Protokolü meclisten geçirdi. O dönemde sanayi ürünleri ve hizmet fiyatlarını değiştirmek hükûmetin iznine tabi idi. Erim hükûmeti birçok malın fiyatına zam yapmak suretiyle sabit gelirlilerin satın alma gücünü azalttı. Bu hükûmet zamanında Anayasa Mahkemesi Türkiye İşçi Partisini kapattı; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ile Ulaş Bardakçı idam hükmü giydi.
Karaosmanoğlu 1971 Aralık ayında hükûmetten istifa etti; Orta Doğu Teknik Üniversitesi müracaatını kabul etmeyince Dünya Bankasına döndü. Bankada Asya işlerinden sorumlu oldu ve başkan yardımcılığına kadar yükseldi. Hâlen emeklidir.

Dönüşümün Mimarları
Karaosmanoğlu’nun hükûmette görev yaptığı 1971 ile Özal’ın yüksek göreve geldiği 1979 arasındaki yedi fırtınalı yılda dünyada vuku bulan bazı önemli olayları hatırlamak, Özal dönemini anlamaya yardımcı olabilir. 1968’de birçok ülkede işçiler ve öğrenciler ayaklandı. Türkiye’de işçiler 15-16 Haziran 1970’te kitlesel grev ve nümayiş yaptı. 1973’te Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı (OPEC) petrole aniden büyük bir fiyat zammı yaptı. 1974’te Yom Kippur Harbinde Mısır ile Suriye İsrail’i Sina’dan çıkardı. Türkiye 1974’te Kıbrıs’a askerî müdahale yaptı, ABD silâh ambargosu uygulayınca topraklarındaki Amerikan üslerini kapattı. Vietnam halkı 1975’te ABD ordularını ricata mecbur ederek ülkeyi birleştirdi. İran’da 1979’da halk ayaklanarak işbirlikçi Şah rejimini yıkıp ideolojik olarak Batı’ya karşı duran bir İslâm Cumhuriyeti kurdu. İran’da devrim çalkantısının petrol ihracatını etkilemesi ve başka sebeplerle 1979’da ikinci petrol fiyat artışı oldu.
Ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin tedricen siyasî ve sosyal çözülme süreci, ilaveten Çin’de kapitalizme yönelme siyaseti dünya emekçilerini önemli bir manevî dayanaktan mahrum ederek eşitlikçi toplum idealine güveni sarsmaya başladı. Kapitalizmin merkez ülkelerinde burjuva sınıfları sosyal devlette cisimleşen emekçi haklarını gasp etmeye yönelik topyekûn bir mücadele başlattı. Çevre ülkelerinin burjuvaları da merkez ülkelerininkiler ile ittifak ederek, ekonomide kendine yeterliğe yönelen ve sosyal boyutu olan millî kalkınma stratejilerinden peyderpey vazgeçti.
1979’da Özal müsteşar olduğunda Türkiye emekçileri 1976’dan beri artan dış borç yükünün, döviz darboğazının, enflasyonun etkilerine maruz kalmıştı. Geçimini kurtarmak için mücadele etmekte idi. Rejim buhranı başlamıştı. Başbakan Demirel’in Özal’ı müsteşar olarak görevlendirmesi Türkiye burjuva sınıfının Washington’da değişen havaya Türkiye’nin uyacağına dair gönderdiği bir işaret idi. Kapitalist âlem de Türkiye’yi İran’ı kaybettiği gibi kaybetmek istemiyordu.
Turgut Özal İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olup çeşitli kamu görevlerinde ve özel sektörde, 1971-1973’te Dünya Bankasında çalışmıştı. Özal Sabancı sermaye grubunun koordinatörlüğünü ve madenî eşya sanayicileri sendikasının başkanlığını yapmıştı. 1979’da Başbakan Demirel kendisini müsteşarlığa getirdi. Özal 1980’de 24 Ocak Kararları diye anılan iktisadî tedbirleri ilân etti. Bunları uygulamak için parlamenter demokrasiyi askıya almak gerekmekte idi. 12 Eylül darbesi olunca Özal hizmetini cuntaya sundu, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı oldu. Türkiye’nin dış borçları cömert bir şekilde yeniden vadelendirildi, yeni krediler verildi.
Özal 1983’te kurduğu Anavatan Partisinin seçim kazanmasıyla başbakan oldu. 1989’da cumhurbaşkanı seçilip bu makamda iken 1993’te vefat etti.
Özal’ın ekonomiyi yönettiği yıllarda işçilerin grev hakkı bir süre gasp edildi; sendika önderleri işkence gördü ve hapsedildi; KİT’leri özelleştirme hazırlıkları yapıldı; kamu personel rejiminde kadrolu memuriyet yerine giderek sözleşmeli görevlendirme ikame edildi. 1984’te Hazine sermaye piyasalarından ihale ile borçlanmaya başladı. Devletin böyle disiplinsiz denetimsiz ve fahiş faiz hadlerinden borçlanması gelecek nesillerin başına belâ olacak kamu borç birikmesine yol açtı. Özal hükûmetleri bütçe dışı fonlar kurarak kamu gelirlerinin üçte birini meclis denetiminden çıkardı. Özal hükûmetleri ithalatı serbestleştirerek malların, ve 1989’da tam konvertibiliteye geçerek sermayenin Türkiye sınırlarından serbestçe girip çıkmasına izin verdi. İhracata dayalı büyüme stratejisi çerçevesinde işçi ücretlerini yabancı şirketlerden fason üretim siparişi kapma yarışının baskısı altına soktu.
Konvertibilite, yani isteyenin döviz alması, satması, dışarıya veya dışarıdan transfer etme serbestisi yabancı finans kurumlarının topluca Türkiye’de kurumlara borç verdiği, sonra da borçlarını topluca tahsil edip dışarıya transfer ettiği bir sermaye gelgitine zemin açtı. Özal öldükten sonra 1994’te bu sermaye giriş çıkışları Türkiye’de ilk defa bir döviz buhranına sebep oldu. 2000’de uygulanan istikrar programı esnasında aynı tarz sermaye hareketleri ikinci defa döviz buhranına sebebiyet verdi. Bu ikinci buhranda emekçiler tepki gösterir gibi oldu. DSP-ANAP-MHP koalisyonu Dünya Bankasından Kemal Derviş’i ekonomiyi idare etmek ve dışardan destek sağlamak üzere davet etti.
Kemal Derviş üniversite lisans tahsilini İngiltere’de ve doktorasını ABD’de yaptı; 1973-76’da ODTÜ’de öğretim üyesi iken Bülent Ecevit’e de danışmanlık yaptı. 1977’de Dünya Bankasında çalışmaya başladı. Bankada, sosyalist rejimlerin çöktüğü sırada Orta Avrupa’ya, bilahare Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya nezaret eden yüksek makamlarda bulundu. 2001 buhranında Ecevit hükûmetine bakan olarak katıldı. 2002 seçiminde CHP’den milletvekili seçildi. 2005’te Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının başına getirilerek Birleşmiş Milletler örgütünde üçüncü en yüksek makamla taltif edildi.
2001’de Derviş’in görevlendirilmesiyle Türkiye hükûmeti IMF’den ve Dünya Bankasından 20 milyar dolarlık yeni kredi temin etti. Derviş başlattığı Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile Türk Telekom gibi büyük işletmeleri özelleştirdi, şeker ve tütün piyasalarını kurulların denetimine teslim etti, kamu yatırımlarını azalttı, büyük faiz dışı bütçe fazlası gerçekleştirdi.

Bankadan takviye
Karaosmanoğlu’nun, Özal’ın ve Derviş’in Türkiye tarihinde oynadığı roller büyük ölçüde dünyada sınıf mücadelesinde Dünya Bankasının ve Uluslararası Para Fonunun işlevi ile bağlantılıdır. 1980lerden önce Dünya Bankası çevre ülkelerine proje ve program kredisi verirken bu ülke devletlerinin iktisat politikasına ilişkin şartlar koşsa dahi, çok etkili olamamakta idi.[1] Bu sebeple Karaosmanoğlu 1971’de Erim tarafından bakanlığa davet edildiğinde Dünya Bankasındaki konumu Türkiye kamuoyuna yönelik kendisinin iyi iktisatçı olduğuna kanıt idi.
Buna mukabil Özal müsteşar olduğu tarihte Dünya Bankasının dünyadaki işlevi daha etkili hâle gelmişti. Banka 1970lerde kredi verdiği ülkelerin bütün iktisadî ve sosyal politikalarına ve kalkınma stratejilerine müdahalelerinde etkili olmaya başlamıştı. Özal’ın Dünya Bankasında nispeten kısa süre çalışmasına karşılık, sicilinde Sabancı gibi büyük bir sermaye grubunda ve MESS gibi bir sermayedar örgütünde çalışmışlığı da vardı. Demirel’in, ardından cuntanın Özal’ı ekonomiyi yönetecek kilit mevkilerde görevlendirmesi, Türkiye burjuva sınıfının Washington’da kapitalist dünya sisteminin en merkezî kurumlarına verdiği bir işaretti. Türkiye’nin dış borç ödeme yükünün azaltılmasında Özal’ın atanmasının rol oynadığı tahmin edilebilir. Dünya Bankası Türkiye’nin başarılı yapısal uyum reformlarını cümle âleme örnek göstermek istemekte idi (Toussaint 2006).
Derviş göreve geldiğinde Türkiye yirmi küsur yıl yapısal reform sürecinden geçmişti. Özel sektöre ait sermaye hareketlerinin yol açtığı dış ödemeler buhranına düşen ülkelere bu dönemde Dünya Bankası değil, IMF kredi vererek müdahale etmekte idi. Derviş de TC Hükûmeti ile IMF arasında aracılık etti.
Karaosmanoğlu, Özal ve Derviş sorumlu mevkilere getirildiğinde bunların siyasî parti mensubiyeti olmaması, dolayısıyla bunların siyaset dışı görünümü kendilerine, böylece katıldıkları hükûmetlere güven sağladı. Karaosmanoğlu’nun 1961’de DPT’den ilke uğruna istifa edenlerden olması, bazılarına göre solcu görüşleriyle tanınmış olması kendisine ayrıca itibar sağlamakta idi (solcu görüşlü tanındığı konusunda Boratav 2007). Derviş atanırken de önceleri Ecevit’e danışmanlık yapmışlığı solcu olduğu intibaını uyandırmaya yaradı.
Oysa ki Dünya Bankasında görev yapanlar siyaset dışı değildir. Bilâkis, Dünya Bankasında çalışan kişi dünya çapında bölüşümün yönetimine Türkiye’de hiçbir siyasî makamın ulaşamayacağı bir kudretle katılmaktadır. Dünya Bankası dünya ekonomisini, başta Amerika Birleşik Devletlerinin egemenleri olmak üzere, mülk sahibi sınıfların menfaatleri doğrultusunda düzenleyen en üst kurumlardan biridir. Banka, kredilerini devletleri hizaya getirmek siyasî manivelâ olarak kullanmaktadır (Hudson 1972: 91-128).
Bankada çalışanlar burjuva sınıflara yaptıkları hizmet karşılığında muazzam maaşlar almaktadır. Bu hizmette bir görev de, buhran zamanlarında ülkelerine dönüp hükûmette bankanın politikalarını bizzat uygulamak olmaktadır. Ancak Dünya Bankasında çalışanlardan, sisteme kökten cephe almasa da, kurumda bir süre çalışıp neye hizmet ettiğini gördükten sonra politikalarını alenen teşhir edip eleştiren Robert Wade ve Joseph Stiglitz gibi ehl-i namus insanlar da çıkmaktadır.

Kaynakça
Boratav, Korkut. 2007. The class content pf the September 12 Regime in Turkey. www.sendika.org/english/yazi.php?yazi_no=13255 (27.5.2008).
Hudson, Michael. 1972. Superimperialism: The Economic Strategy of American Empire. New York: Holt, Winehart and Winston.
der Spiegel. 1954. Nur Allah weiß Bescheid. 15/1954 sayısı. http://wissen.spiegel.de/wissen/dokumant/dokument/dokument.html?id=28955721&top=SPIEGEL (2.6.2008).
Toussaint, Eric. 2006. The World Bank’s support of dictatorship in Turkey. 30 October 2006. http://www.cadtm.org/impri
[1] Örneğin 1952’de Demokrat Parti hükûmeti, Dünya Bankası yetkililerinin DP’nin iktisat politikalarını eleştirmesi üzerine Ankara’daki banka temsilcisini maiyetiyle beraber ülkeyi terk etmeye mecbur etmişti (Der Spiegel 1954: 24).


doğudan, sayı 6 (Temmuz-Ağustos 2008)

(KİTAP TANITIMI) Okay Bensoy- Norman P. Barry'de Yeni Sağ Savunusu


“Devletin refah konusundaki rolüne şüpheyle yaklaşıyorum. Devletçi refah, maliyetlerin sürekli artmasına yol açmış, bunun büyümeye uzun vadede olumsuz etkisi olmuştur. Refah teorisyenleri ahlaki tehlike problemini asla çözememiş, fakirlerin durumunu iyileştirmeye yönelik çabaları fakir sayısını artırmıştır. Çok miktardaki refah avantajı, çalışmadan cayma eğilimini artırmıştır.”

Barry, Modern Siyaset Teorisi, “Türkçe Baskıya Önsöz”.




Giriş

Yeni-Sağ ve liberalizm konularında uzman Norman P. Barry’nin İngiltere, Avustralya ve ABD’de 1987’de; Türkiye’de ise 1989’da yayımlanan bu çalışması, 1945-1975 dönemi ‘uzlaşı’ya dayalı sosyal refah devletinin çözülme sürecini, Yeni-Sağ ideolojinin temel dayanak noktalarını, bu ideolojinin hegemon hale gelmesini sağlayan temel yapısal dönüşümleri ve ‘uzlaşı’ döneminin çöküşüne klasik liberalizmin yanıtlarını ayrıntılarıyla inceliyor. Yazar, Yeni-Sağ harekete sosyal refah devleti deneyimine (uzlaşı) bir karşıtlık içererek kendisini kurduğu için “uzlaşı karşıtı siyasal düşünce” adını vermekte ve bu hareketin yeni, özgün bir açılım olmaktan ziyade uzlaşı deneyiminin eleştirisi olduğunu ve sosyalizm karşıtlığı üzerinden yükseldiğini belirtmektedir. Metinde sosyal demokrasi-liberalizm zıtlığı, muhafazakârlık-liberalizm ayrımı genel hatlarıyla ortaya konduktan sonra İngiltere, Amerika ve Almanya deneyimleri aktarılarak 1975 sonrası süreçte Yeni-Sağ literatürün kendisinden önceki uzlaşı dönemine yönelik eleştirileri analiz edilmiştir.

Çevirinin Siyasal Yönü

Eserin içeriğine geçmeden önce çevirisine değinmek isterim. Çeviri geleneğinin görece eşzamanlı olmadığı, Yeni-Sağ konulu akademik çalışmaların sınırlı sayılabileceği 80’ler Türkiyesi’nde Yeni Sağ kitabının bu kadar kısa bir süre içinde çevrilip yayımlanması ne ifade edebilir? Yeni-Sağ yaklaşımların dünyadaki benzerlerinin gösterilmesi ve “alternatifi olmayan”[1] süreç olarak kendisini kodlayan bu eğilimin daha iyi anlaşılabilmesi için sanırım kitabın çeviri tarihini anımsatmakta yarar var. Eser, özgün dilinden iki sene sonra Türkçeye çevrilmiş. Bir sene de çeviri üzerine çalışılmış, uzmanlara ilgili bölümler okutularak görüş alınmış. Özal Türkiyesi’nde liberalizmin farklı bir yüzünü oluşturan, ülkenin pek de alışık olmadığı bir sağ anlayışla dünyaya açılmayı öngören, piyasa serbestliğini yerel kültür ve yerel yönetimlerle ulamaya çalışan Yeni-Sağ’ın o dönem için ciddi bir teorik arka plan sıkıntısı yaşadığı söylenebilirdi. Yeni ekonomi politikasının özellikle 70’lerin ortalarından itibaren diğer ülkeleri sarması, Özal’ın da bu kuşağın önemli temsilcilerinden biri olması kayda değer. Özal ve ekibinin yeni kamu politikaları açısından üzerinde durduğu reformların artık ‘evrensel bir kural’ olduğu düşüncesini tekrarlaması ve Yeni-Sağ’ın küresel piyasa idealini işaretlemesi bakımından bu çalışmanın vakit kaybedilmeden çevrilmesini ‘anlamlı’ buluyorum. Çeviri faaliyetinin kendi dönemine göre bu kadar kısa sürede tamamlanmasında ideolojik bir işlev seziyorum.

Cevdet Aykan’ın çeviriye önsözünde bu dert, liberalizme özgü temel kavramların gelişigüzel kullanılmasını engellemek ve yeni şartların ne olduğunu gösterebilmek biçiminde özetleniyor. Ona göre, Türkiye’de siyasetin çehresini çizen “hizmet götürme” zihniyeti, demokratik tartışma ortamını ötelemiş ve karar alma-uygulama odaklı anlayış bürokrasiyi büyütürken, demokratik siyasal tartışmayı gölgelemiştir. Bu tartışmayı güncel kavramlar eşliğinde tartışmayı öneren çevirmenin metinde anmadığı Özalcı Yeni-Sağ pragmatizme yaklaşımını merak ediyorum. Hizmet üretirken siyasal tartışmaya kapalı kanallar oluşturan devletçi anlayışın eleştirilmesi elbette önemli. Ne var ki, Yeni-Sağ politika paketlerinin tartışılamadan bir çırpıda uygulamaya geçirildiği ve bunların birçoğunun ülke farkı gözetilmeksizin birbirlerini tekrarladığı düşünülürse, acaba bu siyasal tartışma’ma’ kültürü sadece devletçi anlayışa özgülenebilir mi? Yeni-Sağ rejimlerin özellikle Sovyet sonrası yönetimlerdeki uygulamaları göz önüne alındığında, bu politikaların hızla yaşama geçirilmesi ve alternatifsiz istikrar paketleri olarak algılatılması, aslında kamuoyunda tartışmaya açılmamasına mı bağlıydı? Bu siyasal tartışma’ma’ kültürü, devletçi anlayışı başka bir biçimde yeniden üretmedi mi? “Dünya düzeni”nin “dünya gerçekleri” diye bize “karşı çıkılamaz kural” olarak sundukları, bizatihi otoriter bir eğilimi tekrarlamadı mı? Öyle görünüyor ki Yeni-Sağ, gücünü söylemsel olarak refah devleti dönemine ait tartışma kültürünün eksikliğine bağladı; ancak “zorunluluk, alternatifsizlik, tüm dünyanın kabulü” gibi düşüncelerle mutlaklaştırdığı, sorgulanamaz addettiği yapısal süreçleri tartışma alanına sokmadığı oranda da kendi pratiklerini rahatça inşa etti. Halbuki asıl tartışılması gerekenin bu politika paketleri olduğu anlaşıldı, aksi yeni bir biçimsel demokrasiye işaret ediyordu. Bugün Yeni-Sağ’ın altını oyan sosyal ve ekonomik politikaları, tam da o dönemin sorgulanamazlığında, yapısal olan’ın dokunulmazlığında saklı değil mi?


Uzlaşı’nın Çöküşü

1945-1975 aralığını Avrupa’da -Batı Almanya dışında- entelektüel bir istikrar dönemi olarak saptayan Barry, sosyal demokrat ve muhafazakâr bir uzlaşının devlet politikalarına yön vermesinden bahseder. Her iki ideolojinin hedeflerine hangi yöntemlerle ulaşacakları saklı kalmak kaydıyla, siyasal sistemin meşru kanallarını kullanma anlamında bir ortaklıktan söz eder. Klasik liberal ve Marksist cephelerin zıtlaşması ise devlet politikaları ile kamuoyu gündeminde fazla yer tutmadığı için ikincil sayılır. Piyasa ekonomisinin düzenlenmesine yönelik görüş temele oturur; kitlesel işsizliğe ve eksik talebe, enerji, haberleşme ve ulaşımdaki piyasa keyfiliğine karşı devletin aktifliği kabul edilir, bireylerin piyasa ekonomisinin tökezlemelerinden korunması amaçlanır. Bu açıdan uzlaşı, arzu edilen sosyal sonuçlar için gelirin sadece piyasa güçlerince belirlenmemesi kuralını içeren sosyal adalet kavramına odaklanır.[2] Uzlaşı döneminin sosyal felsefesi, sosyal refahı bir adalet talebi olarak göstermekti.[3] Bu açıdan liberallerin devletin birey üzerindeki tasarrufunu eleştirdiği bir alt dal olarak adalet kavramı, uzlaşı döneminde bireye ait değer olmanın ötesine taşındı, toplumla birlikte düşünüldü. Kamu harcamaları da adaletin görece gerçekleştirilmesine dönük yapılandırıldı.

Ne var ki bu adalet’in üretim ilişkileri açısından irdelemesinde suskunluk hâkimdi. Barry, sistemin genel geçer kabullerini sorgulamayan fakat rayından çıkmış bir yapılanmayı sosyal devlet ve kalkınma ikilisi aracılığıyla yerine oturtmaya çalışan bu entelektüel girişimi “paradigmatik” bir durum sayar: Üzerinde yükseldiği yapının temelini dinamitlemeyecek ölçüde ara çözümler getiren ve ortaya koyduğu sorunsalın sınırları içinde kalan bir ‘sözde bilimsel’ sorgulama faaliyeti…[4] Bu bağlamda devletin sosyal politika araçlarının neler olacağına yönelik akademik yazın genişledi, ancak çalışmalar belli bir hizmetin devlet mi, özel sektör tarafından mı yapılacağı tartışmasına girilmeden, karma ekonomiye dayalı çözüm hedeflenerek hazırlandı.[5] Barry’ye göre, uzlaşı kurallarının baştan veri sayıldığı ve alanın temel eleştirisinin gölgelendiği bir ortamda meşruiyet tartışmalarının tüm bu yazını yatay kesebilecek müdahalesi görmezden gelindi, yerine “kural-karar-çözüm” merkezli bir tür yeni pozitivizm[6] belirdi: “Kural ve şartlar belli, karar alınmıştır, çözüm buna göre olmalı, konu kapanmıştır.” Marksist ve klasik liberal kuramın devletin temeline inen eleştirisi, bu kuralların dışında konuştukları gerekçesiyle itibardan düşürülebilmiştir. Devletin kökenine yönelik kavrayışlardansa, hizmet güdümlü bir sosyal proje olarak kamunun işlevsel yönü önemsenmiştir. Uzlaşı dönemi, bu açıdan bakıldığında bütünlüklü bir teorik açılımdan ziyade klasik liberal ekonomiye karşı getirilen eleştirinin Keynes’te, Galbraith’te ve sonra Rawls’ta somutlaşan halidir: “Teorik amaç, tekelleri yasaklayan kanunda ve bürokrasi tarafından endüstrinin yaygın biçimde düzenlenmesi şeklinde politikada ifadesini buldu. Eğer hayat insanların piyasanın gerçek tecrübelerini yaşamalarını engelliyorsa, bu insanlar politik otoritenin müşfik elleriyle aşırılıkları giderilmiş ve düzenlenmiş bir karma ekonomi içinde, kendi adlarına yapılan rekabeti yaşayabilirlerdi.”[7]

Devletin büyümesi ile karar alma mekanizmalarında siyasetin mi idarenin mi daha başat konuma geleceği tezi sosyal demokrat-muhafazakâr uzlaşının iç gerilimlerinden birini oluşturdu. 1945-1975 döneminde muhafazakârlar piyasa ekonomisinin bireyci yanının toplumun uyumunu bozan niteliğine eleştiri getirmeye devam etti, ancak devletin sosyal düzeni sağlamanın ötesine geçerek sosyal adaleti de kurmasını tehlikeli saydılar. Zira devletin politika alanında bir düzenleyici güç olarak belirmesi, ona sızmayı amaç edinen politik baskı gruplarının (piyasadaki ücret dengesini bozarak istenmeyen işsizlik yaratan sendika ve rekabetten korunarak tekel kuran işletmeler) devletin tarafsızlığını kemirmesine imkân sağlayabilecekti.[8] Politikada bir öğe olma hali, devletin sosyal düzen sağlayan tarafsız vasfını sakatlayabilirdi. Bu da seçilmiş siyasetçiyle atanmış devlet görevlisi arasında yaşanacak yetki bunalımının düzeni kuran anayasal normların işlerliğini bozabileceği biçiminde yorumlandı. Sosyal devletin düzenlenmiş eşitlik ve adalet idealinin dışında birey tercihlerini de planlama dâhiline alması, birey tercihlerine kutsallık atfeden yeni-liberallerce eleştiri konusu yapıldı. Bireyin tüketim alışkanlıklarını ve yatırım tercihlerini uzun vadede belirleyemeyeceklerini öngören uzlaşı dönemi, tüketim ve yatırım süreçlerini piyasadaki arz etkenlerinden mümkün olduğunca uzak tutmayı hedefledi.[9] Yine muhafazakârlar, devletin sosyal yardımlarının kimilerini iyice tembelliğe sürüklediği iddiasıyla, toplumsal çalışma uyumunun bozulduğunu savundular. Uzlaşı döneminin adaleti önemseyen anlayışına muhafazakârlar belki tümüyle karşı çıkmadı, ancak sosyal adaletin sosyal politikanın aracı olmasını tasvip etmediler. Piyasa şartlarında beliren bir ücret ve sosyal yardımlaşma ilkesini liberaller gibi savunmadılar, ancak eşit yetenekte olmayanların devlet tarafından görece eşit hale getirilmesini doğada varolan ‘temel eşitsizliği’ bozduğu, bunun da toplumun organik uyumu için gereken hiyerarşiye zarar verdiği gerekçesiyle reddettiler.[10] Klasik liberaller ise alt sınıfların kişilerin iradeleri dışında gerçekleşen bir durumdan akıllanarak işsizlik sigortası ödemesi aldıklarını, bu uygulamanın da iş aramayı gereksiz kıldığını söyleyerek uzlaşı rejimine karşı çıktılar. Uzlaşı rejimi, ekonomideki talep kontrolünün enflasyona yol açmasıyla sarsıldı, enflasyonla fazla istihdam arasında tercih yapabileceğini düşünen hükümet sistemi çöktü[11], bütçede hesapladığından daha fazla açık vermeye başladı ve sosyal düzenlemeleri ‘ciddi’ sosyal güvenlik açıklarına yol açtı. Barry’ye göre uzlaşı döneminin temel taşları artık yerinden oynamış ve yapısal anlamda bir alternatif politikanın yolu açılmıştı.[12]

Bir Alternatif Olarak Liberal Ekonomi

Barry, yeni liberal ekonomi modelinin ana hatlarına liberal sözcüğündeki değişimi anlatarak giriş yapıyor. Klasik liberallerin devlete bakışıyla çağdaş-yeni liberaller arasında bir farklılık seziyor. Klasikler kaynak ve gelir dağılımda devlete mümkün olduğunca görev yüklemezken, yeni liberaller piyasayı dengeleyici özellikleri nedeniyle devlete başvurmaktadır. Devletin makro iktisadi düzenlemelerinin piyasayı ayakta tutacağına inanarak klasik liberal çizgiden ayrılırlar. Klasiklerle kurdukları ortak nokta, devletin ekonomideki rolünün bireysel özgürlüklere getireceği olası engeller ve tercihlerde piyasadan kaynaklanmayan etkenlerdir.[13] Bu, uzlaşı döneminde gerek muhafazakârların bir bölümü gerekse klasik liberaller tarafından arka sıralardan duyurulan bir tepkinin yeniden dillendirilmesidir. Barry’nin liberalizmi herhangi bir partiye bağlı olmayan ve Kıta Avrupası’nda liberal, ABD’de sosyal demokrat olarak tanımlanabilecek bir ideolojiye sahip bireyleri kapsamaktadır. Barry’nin yeni-liberalleri sağda konumlamama nedenleri; sağın geleneksel olarak rasyonalizm karşıtı bir muhafazakâr arka plana yaslanmasına, piyasa ve kişi özgürlüğü konularını bireyden çok cemaat merkezinden hareketle açıklamasına, devlete kutsiyete dayalı bir mistik aidiyet yüklemesi ve radikal değişimlere tavır almasına karşın liberallerin bu tanıma göre kendilerini sola yakın hissetmesidir. Yeni-liberallerin bu tip bir muhafazakârlığın dışında uzlaşı rejimine getirdikleri eleştirilerin ahlak temelli değil, devletin ekonomi politikasına yönelik olduğunu düşünen Barry, Friedman, Becker ve Stigler özelinde yeni liberal ekonominin pozitivist yanını Chicago Okulu ve insan davranışının evrensel-doğal özelliklerinden hareketle kuramını oluşturan Avusturya Okulu yoluyla belirler. Bu yönden uzlaşı döneminin kamu sektörü algısını mercek altına alır. Kamu görevlilerinin seçimi ve atanmasında gözetilen kuralların, görevliyi baştan iyi niyetli saydığına yönelik eleştirisini, kamu sektöründeki hantallaşma ve verimsizliğe dek götürür.[14] Devletin bu yönden küçültülmesi ve tarafsızlığının sağlanması bir klasik çözüm olarak kenarda beklerken, yeni-liberallerin çözümün bir diğer yönünü klasiklerin aksine devletin içinde anayasallık üzerinden aramaları ve yetki aşımlarını yasal düzenlemelerle önlemeleri kayda değer özellik olarak sunulur. Hukuk ile yönetimlerin sınırlanması arasında direkt bir ilişkiden bahseden yazar, liberal iktisadın piyasa ilkelerinin tercihler üzerinden zamanla oluşan ön kabulüne paralel biçimde yönetimlerin sıralanmasının da yukarıdan ani bir yönlendirmeyle değil, hukuk kurallarının olaylar içinden tedricen, içtihatlarla gelişmesiyle oluşabileceğini savundular. Kişiler arası olaylardan kaynağını alan bu içtihatlar, tıpkı piyasadaki gibi burjuva birey merkezli bir hukuku kurabilirdi.[15] Parlamentoların bu içtihadın üzerinden yasa geliştirmesi savunuldu. Aksi halde politik bir üst örgütlenme olan meclisler, piyasanın işleyişine müdahale ederek istihdam ve enflasyonu etkileyen hükümetler gibi, doğallığın devamı gibi görülen bireyler arası işleyişi bozabilirdi. Barry, kamu malı olarak kabul edilen ve piyasanın kendiliğinden üretemeyeceğine inanılan malların devletçe üretilmesi sürecinde 1945 sonrası bir patlama olduğunu hatırlatır. Ancak bu bilgi, savaş koşullarında devletin iktisadi ve askeri anlamda büyümesi, genel refah düzeyinin düşmesi sonucu devletin rolünün artması üzerinden okunmaz. Tersine, yetersiz anayasal mekanizmalar yoluyla, yerleşik liberal kamu malı teorisinin onaylamayacağı biçimde bu görevleri devletin yüklenmesinden kaynaklanmıştır.[16] Refah devleti, eğitim hizmetinden yararlanan bireyleri ve aileleri değil, toplumsal faydayı görme eğilimindedir. Yeni liberaller, 1945-1970 dönemindeki devletin bu ucu açık büyümesini sınırlama gayretiyle “dışlama etkisi, bedavacılık, piyasanın üretebileceği mal ve hizmetler” konularına eğilmeye başlamışlardır. Bu yolla eskiden devletsiz işlemeyeceği düşünülen temel alanları önce piyasadan hizmet satın alma, piyasaya kamu hizmetini gördürme, özerk kurullar oluşturma sonra da piyasaya tamamen terk etme (özelleştirme, yap-işlet-devret vb.) üzerinden kendine çekmeye, müşterek kamu malının atıl olarak kabul edilen yanlarını işletmeci bir bakışla kâr odaklılığa dönüştürmeye çalışmaktadırlar.

Uzlaşı Karşıtı (Yeni-Sağ) Düşüncenin Savunusu

Uzlaşı karşıtı düşüncenin toplum algısı sosyal refah devleti (uzlaşı dönemi) eleştirisinde kendisini gösterir. Toplumun yalnız bırakıldığında rasyonel ve düzenlenmiş uzun süreçli kararlar alamayacağını düşünen planlı kalkınma dönemi, bu düşünce tarafından her olgunun sosyal kabul edildiği yönünde eleştirilir.[17] Suçun değeri bir liberal tarafından bireysel görülürken, bir muhafazakâr tarafından geleneksel içtihat ve topluluk içi değerler daha ön plana çıkarılır. Devletin kurumları ve yasal düzenlemeleri yoluyla suçun ıslahına gitmesi iki görüş açısından da yanlışlanır.

Ayrıca politika’nın uzlaşı dönemindeki değeri hem muhafazakâr hem de liberallerin hedef noktasındadır. Politikanın her türlü piyasa sürecinde başat role oturtulması ve sosyal olguların politikanın bir türevi haline gelmesi, liberaller açısından kendi kendine işleyen bir piyasa ekonomisini durağanlaştıracaktır.[18] Karar verme süreçlerinde baskı gruplarına tanınan öncelikler, politik içeriğin ekonomik ve toplumsal düzene engel olması sonucunu doğurmuştur.

Anayasallık tartışması da uzlaşma karşıtı düşüncenin temel dayanak noktalarındandır. Özellikle Yeni-Sağ akımın devletin sınırlandırılması konusunda başvurduğu anayasa normları, demokrasi tartışmalarına paralel gider. Uzlaşı karşıtı düşünürler, demokrasinin basit çoğunluk kuralını eleştirirler ve yurttaş iradesini öne çıkararak yeni uzlaşının belli baskı grupları ve politik önderlerden çok yurttaş inisiyatifine dayandırılmasını savunurlar.[19]

Yeni-Sağ akımın içinde barındırdığı muhafazakârlık ve liberalizm birbiriyle uzlaşamaz siyasal düşünceler barındırsa da klasik liberalizmin evrimiyle şekillenen yeni liberal ilkelerle yeni muhafazakârlık, özellikle refah devleti eleştirisinde belli noktalarda uzlaşabilmektedir. Burada küresel sermayenin yönlendiriciliği ve söylem düzeyinde devletin sosyal olguyu düzenleme uğraşısına son verilme istenci, atanmışlara karşı seçilmişlerin önemsenmesi ve kurumsal uzlaşının yurttaş katılımından daha sonra gelmesi Yeni-Sağ akımın temel bileşenlerini oluşturacaktır.[20] Barry’nin izini sürersek, liberal ve muhafazakâr kanatların klasik ayrımlarını unutmadan onların sanıldığından daha fazla birbirleriyle ilişki içinde olabilecekleri söylenebilir.

[1] TINA-There Is No Alternative!
[2] Yeni Sağ, s. 2
[3] age., s. 94.
[4] age., s. 5.
[5] age., s. 20.
[6] age., s. 6.
[7] age., ss. 13, 20.
[8] age., ss. 11, 45, 46.
[9] age., s. 61.
[10] age., s. 101-102.
[11] age., s. 50.
[12] age., s. 25.
[13] age., ss. 27, 49.
[14] age., s. 31.
[15] age., s. 69.
[16] age., s. 76.
[17] age., s. 222.
[18] age., s. 224.
[19] age., s. 226.
[20] age., s. 230.


doğudan, sayı 6 (Temmuz-Ağustos2008)

(KİTAP TANITIMI) Nevra Kırbaşoğlu- Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları


Ekonomik tetikçiler, yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD, Uluslararası Kalkınma Ajansı ve diğer yabancı “yardım” kuruluşları, büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen, günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır.
Nereden mi biliyorum; ben de bir EKONOMİK TETİKÇİYİM…
JOHN PERKİNS

Perkins, John. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. Çev: Murat Kayı. April Yayıncılık 340 sayfa.

ABD’de yayınevlerinin yayınlamaktan korktuğu, gündemi sarsacak, tüyler ürperten gerçeklere yer veren ve dört bölümden oluşan bu kitap okuyucuya, John Perkins’in hayatını, hayat görüşünü ve ardından bir EKONOMİK TETİKÇİ olarak çalışmaya nasıl başladığını, bununla birlikte nelerle karşılaştığını anlatıyor.

Bir anı kitabı olarak görünen kitapta bugün dünyada olup bitenleri anlamamızı, bildiğimizi sandığımız şeylerin aslında bildiğimiz gibi olmadığını görmemizi sağlayacak ipuçları bulunuyor.

Kitabın birinci bölümünde Perkins’in çocukluk yılları ve kolej hayatı, Boston Üniversitesi İş İdaresi bölümüne girişi, NSA tarafından ideal bir ekonomik tetikçi olarak belirlenişi, ABD için büyük şirketlerle çalışmaya başlaması ve bu süreçte yavaş yavaş geçirdiği dönüşüm anlatılıyor.

İkinci bölümde, Ekonomik Tetikçi’lerin nasıl çalıştığına, ABD ve büyük şirketlerin kalkınma adı altında ülkeleri nasıl dolandırdığına, onların doğal kaynaklarını nasıl sömürdüklerine ilişkin bilgiler bulunuyor. Söz konusu sömürünün uygulandığı ülke ve bölgelere, Amazon, Himalayalar, Ekvador, Panama, Kolombiya, İran ve (hepimizin bildiği gibi) Irak örnek veriliyor. Bu ülkelerin kaynaklarının sömürüsünde NSA, OPEC, MAIN gibi çok uluslu dev şirketlerin yanında kendi generalleri ve yöneticilerinin de varlığına dikkat çekiliyor.

Üçüncü bölümde ise Perkins, Ekonomik Tetikçi olarak ne gibi işler “başardığını”, söz konusu ülkelerin kalkınma adına nasıl borçlandırıldığını, işgal ve sömürülerin büyük şirketler tarafından nasıl kararlaştırıldığını, hatta bu ülkelerdeki seçimlerin, başkanların ölümünün dahi bu şirketler tarafından nasıl planlandığını bizzat kendi yaşadıkları aracılığıyla anlatıyor. Perkins ayrıca bu acımasız çarkın bir dişlisiyken vicdanıyla nasıl bir hesaplaşmaya girdiğini ve bu sömürü düzeninin işleyişini gözler önüne sermeye karar verişini de aktarıyor.

Her ne kadar verilen bilgilerden bazıları geçmişte kalan olaylara aitse de okuyucu kitabı okuduğunda düzeni işleten sistemin hala yürürlükte olduğunu görecek. Kitaptakileri okuduktan sonra her zaman dinlediğiniz radyo programına, izlediğiniz haberlere eskisi gibi bakamayacaksınız. Gazetelerimizin, dergilerimizin, yayınevlerimizin büyük çoğunluğunun mülkiyetinin ve idaresinin uluslararası şirketlerin elinde olduğunu, medyanın ise şirketokrasinin bir parçasını oluşturduğunu bir kez daha idrak edeceksiniz.

Nike’in sembolünün, Mc Donalds’ın logosundaki kemer şeklinin, Coca Cola’nın logosunun, kendilerini “dünyadaki yoksulları çevreye yararlı bir şekilde giydirip, karınlarını doyurmak” gibi ulvi (!) amaçlar ardına gizleyen şirketlerin sembolleri haline gelmekte olduğunu bu kitap sayesinde daha net olarak görebileceksiniz.

John Perkins, kendimizi, çocuklarımızı; düşünmek, alışkanlıklarımızı sorgulamak ve eylemde bulunmak cesaretini gösterebilmekte etken kılmak için yaklaşımımızda bir devrime ihtiyacımız olduğunu dile getiriyor. Bu kitap bize yaşamımızı etkileyecek eylemlerde bulunmamız, kararlar almamız için gereken cesareti verecek. Diğer taraftan Ekonomik Tetikçinin İtirafları daha iyi bir dünya yaratmak için sahip olduğumuz şaşırtıcı fırsatları da sıralıyor. Ancak kitap, bir tür rehber değil daha çok bir itirafname niteliğinde. Bu itiraftan herkes kendi payına bir reçete oluşturabilir.

Perkins kitabında bize kısa bir reçete de veriyor. Benzin harcamalarımızı azaltmamızı, canımız alışverişe çıkmak istediğinde onun yerine kitap okumamızı, evimizi, arabamızı, gardırobumuzu küçültmemizi, “serbest” ticaret anlaşmalarını ve küçük imalathanelerde çaresiz insanları sömüren veya çevreyi talan eden şirketleri protesto etmemizi öneriyor…

Şimdi zaman bizim zamanımızdır. Şimdi her birimizin savaş hattına çıkıp önemli sorular sorma, cevaplarımız için kendi içimize bakma ve artık bir şeyler yapma zamanıdır. Unutmayalım ki, bizi ve dünyamızı bugüne ve bu hale getiren aslında bugüne kadar yapmış olduğumuz seçimlerdir.

Bu kitabı okursanız petrol sahibi ülkelerdeki darbeleri, 1950 İranını ve Irak operasyonunu çok daha iyi anlayacaksınız. Sonuç olarak bir itirafçının ağzından tüm dünyanın karsı karsıya olduğu tehlikeli gerçekleri “BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI”nda bulabilirsiniz.


doğudan, sayı 6 (Temmuz-Ağustos 2008)

Saturday, June 28, 2008

Khalid Zighari ile Söyleşi- Yıldız Ramazanoğlu














Gerçeği Yakalayıp Zamanı Durdurmak


Khalid Zighari ile Temmuz ayında Sefer Turan’ın yardımıyla ve desteğiyle Kudüs’te tanıştım. Bir akşam bizi Mescid-i Aksa’dan aldı ve ailesini ziyarete gittik. Bilgisayar mühendisi eşinin misafirperverliğinin eşlik ettiği sıcak ortamda Arapça İngilizce karışık bir sohbet gerçekleştirdik. Kayıt cihazım olmadığından söyleşiyi internet üzerinden yapmaya karar verdik. Geceyi Ramallah’a geçip Yaser Arafat’ın karargâhını ziyaret ederek değerlendirdik. İngilizce hazırladığım sorulara Arapça cevaplar gelince de tercüme işini CNN Türk dış haberler servisinden değerli arkadaşımız Furkan torlak üstlendi. Sefer Turan’a ve Furkan Torlak’a teşekkür ederim.


Bütün dünyada Kudüs fotoğrafçısı olarak tanınıyorsunuz. Bu bölgede yaşanan acı tatlı herşeyi fotoğrafladınız. Birçok olaya tanıklık ettiniz. Sizin gözünüzden Filistin’de yaşananlar tam olarak nasıl tanımlanabilir, burada neler oluyor?



Gün geçtikçe acıların arttığını, tekrarlandığını ve genişlediğini görüyorum. Filistinliler aşağılanıyor; küçük düşürülüyor; toprakları çalınıyor; özgürlük, yaşam, ibadet, sağlık, eğitim ve ulaşım hakkı ellerinden alınıyor. Böylesine bir beyin yıkama ve bir milleti yok etme çabalarına insanlık bir başka dönemde şahit olmamıştır.

Bugün için Filistin’de, özellikle de Kudüs’te eş yani hayat ortağı seçme hakkı bile, sevmek de dâhil özel bir konu değil! Bilakis devlet güvenliğini ilgilendiren bir mesele! Devlet, kimliğini onaylamak gerektiğini ileri sürerek sizin eşinizin kim olacağına da karar veriyor.

Nasıl bir müdahale bu?! Ramallah’tan bir kız sevmenin zorluklarından sözetmiştiniz önceki sohbetimizde. Bunu biraz açar mısınız?Buradaki mevcut statünüz nedir? Nasıl bir bedel ödüyorsunuz bu aşk için?


Eğer kadın Filistin kimliği taşıyorsa ve eşi olarak da siz İsrail kimliği taşıyorsanız, Kudüs’te yaşamanız ve onun size eş olması çok zor. Yani onunla Kudüs’te bir evde yaşayamazsınız. 67 yılında işgal edilmiş Filistin kentlerinde de yaşayamazsınız. Böylece aile parçalanır. Siz ve çocuklarınız Kudüs’te kalırsınız ve İsrail kimliği taşırsınız; eşinizse 67 yılında işgal edilen Batı Şeria kentlerine sürülerek uzaklaştırılır.

Tabi hükümet ve iç güvenlik kurumları eşinize İsrail kimliği verirse aynı evde yaşayabilirsiniz. Bunun dışında İsrail güvenlik birimlerinin onayını almadan sevmek zordur, acı vericidir.

Bu yalnızca bir örnek, sözü uzatmak istemiyorum. Birçok farklı sorunlarımız var. Özellikle de Kudüs kentinde… Yahudiler bu kenti on yıllardır Yahudileştirmeye çalışıyor ve gün geçtikçe de bu politikalarında başarılı oluyorlar. Kutsal toprakların halkını sıkıştırıyorlar. Böylece buradaki Filistinlileri Batı Şeria içlerine göç etmeye zorluyorlar. Amaçları Kudüs’ün sadece kendilerine kalması…


Mesleğinizi yazarak da yapabilirdiniz. Haberleri yazıyla da geçebilirdiniz. Fotoğraflamanın sizdeki karşılığı nedir? Nasıl yöneldiniz bu işe? Yazıyla fotoğrafı karşılaştırmanızı istesek ne söylersiniz?


Kaliteli ve ibret dolu bir resim, olayın kalbinde, hayatın tehlikeli olduğu bir anda ve iki savaşçının arasındaki ateş hattında yakalanır. Eğer iyice yakın değilseniz etkili ve ifade gücü yüksek bir fotoğrafı yakalayamazsınız. Bizde durum böyleyken bir de uzaktan fotoğraf çeken yahut gözleri silahtaki barutla kararmadan, kulakları kurşun sesleriyle sağır olmadan, gaza boğulmadan, sopalanmadan, aşağılanmadan, tutuklanmadan, vurulmadan yazan kimsenin halini düşünün!

Bir Çin atasözünde dendiği gibi “bir resim bin kelimeden değerlidir”. Resim tek başına yeterlidir ama kelimeler yeterli değildir. Resimde göz ve görme dili dışında herhangi bir dile ihtiyacınız olmaz. Resim daha çarpıcıdır; daha hızlıdır; daha dakiktir ve genellikle her şeyi ifade ettiği için kelimeden daha iyidir.

Büyük fotoğraf ustası Bresson fotoğraf çekmek, insanın aklını gözünü ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir der, bir de zamanı belgelemek sanki.


Doğru. Filistin’de olaylar çok hızlı ve etkileyici biçimde gelişiyor. Basın organlarının olayları belgelemesi ve tüm boyutlarıyla yansıtabilmesi lazım. İşte bu noktada ben gerçeği yakalayıp zamanı durdurmaya çalışıyorum. Sıkıntı anında, zor bir anda, olayın şiddetle cereyan ettiği noktada düğmeye basıyorum ve zaman duruyor. Görüntü kameraya kaydoluyor.

Böylece olaylar tüm dünyaya olanca gücüyle, rengiyle ve soğukluğuyla yorumsuz biçimde yansıyor. Bu nedenle fotoğraf benim için daha değerli… Tabi sıkıntıları kelimelerle ifade edebilmek için çalışan tüm yazar ve muhabirlere saygı duyduğumu da belirtmek isterim.


Genelde Filistin halkının belleğine yüklenmek istenen bir görev var. Unut ve bağışla: belleğin ödevi. Siz tam tersine unutmayı engelleyen bir iş yapıyorsunuz, kayıt altına alıyorsunuz. Hatırlamak ve unutmak arasında nerede duruyorsunuz?




Kişisel olarak ben böyle bir şeyi asla unutamam ve asla affedemem. Bir başkasından bunu nasıl isteyebilirim. Biz hak sahibiyiz; onlarca yıldır zulüm görüyoruz. Nasıl unutup göç eder ve affedebiliriz. Bu nasıl olur?! Görevimin unutmak ve affetmek olduğuna kim karar verdi?!

Bu bir zulümdür. Bizden unutmamızı ve bağışlamamızı istiyorlar. Ne kadar zaman geçerse geçsin, hak sahibine hakkı verilmeden unutma ve affetme asla olmayacak. Hak dediğimiz şey zaman aşımına uğramaz. Biz bu hakkımızı koruyabilmek için çok fazla bedel ödedik.


Yakın arkadaşınız Dr. Riad Z. Abdelkarim’in Aralık 2000’de Washington Report’ ta yayınladığı bir yazısı okudum, sizinle konuşmadan. Ondan öğrendiğim kadarıyla en az yirmi kez yaralandınız saldırıya uğradınız. Ölümden döndünüz. Bunlar sizin için caydırıcı olmadı mı? Ölümle kuşatılmış olmayı bu kadar yakın hissetmek nasıl bir duygu? Bununla nasıl baş ediyorsunuz, tabii Filistin halkı da?


Evet, şu ana kadar 26 kez saldırıya uğradım. Bir kez kurşunla yaralandım. Bir kez üstüme gaz sıktılar. Dayak yedim. Foto muhabiri olarak çalıştığım için 1993 yılından beri defalarca tutuklandım. Bunlar garip şeyler değil. Ben hergün öldürülen, vurulan ve tutuklanan halkımın direnişinin fotoğrafını çekiyorum. Onlardan daha değerli biri değilim. Ben de onlardan biriyim.

Sadece işim gerçeği belgelemek ve tüm dünyaya olan biteni aktarmak. İşte işin tehlikeli yönü de bu. Zira katil suçunun belgelenmesini istemiyor. Cezalandırılmak istemiyor. Dünyanın gözünde barış sözcüsü olarak kalmak istiyor. Ve fotoğraflar bu noktada devreye giriyor ve onu rezil ediyor.

Fotoğraf hafızaya kazınır ve unutulmaz. Bu nedenle katil işgalci benim gerçeği belgelememi engellemeye çalışıyor. Beni dövüyor; tutukluyor; gazeteci kimliğime el koyuyor. Suçunu belgelememi engellemek için elinden geleni yapıyor.



Şimdi Reuters, BBC, CBS gibi kuruluşlara çalışıyorsunuz. Bu kurumlar size nasıl bir destek veriyor? Filistin meselesine bakışları nasıl, yolladığınız fotoğraflar haber dilinde nasıl bir yere yerleştiriliyor? Çalışmalarınızı değerlendirme biçimlerinden hoşnut musunuz?



Basın kuruluşları ellerinden geldiği kadar kendi muhabirlerini işgalin ateşinden korumaya çalışıyor. Ama işgalciler yabancı, Arap ve Filistinli gazeteci ayrımı yapıyorlar. Birinciye saygı gösteriyorlar; ikincisine ise Arap ve Filistinli olduğu için suçlu gibi davranıyorlar.

Yabancı kurumların bunda olumsuz bir rolü yok. Bilakis ciddi biçimde çalışıyor ve muhabirlerini korumak için uğraşıyorlar. Şunu da belirteyim; özellikle de Filistinli foto-muhabirler yabancı kuruluşlara nispeten dünyanın en iyi fotoğrafçılarıdır. Bunun nedeni de onların cesaretleri, birikimleri ve uzun yıllar içinde kazandıkları engin tecrübeleridir.

Önemli ödüller aldığınızı biliyoruz. Biraz bunlardan sözedebilir misiniz?



En önemli ödül 2000 dünya televizyon görüntüsü yarışmasıydı. Şaron’u 28.09.2000 tarihinde Mescid-i Aksa’nın içinde çektiğim için ilk üçteydim. O dönem Reuters ajansı için çalışıyordum. Son tura kaldığım için Londra’da düzenlenen bir törende ödüllendirildim. Bir de en güzel “Filistin’de Öğretim Özgürlüğü” fotoğrafımla ödül aldım.



Bu fotoğrafları çocuklarınızın görmesini istemediniz yıllarca. Hatta sanırım ilk kez bu söyleşi sırasında bizimle birlikte şahit oldular resimlere. Bu resimler nasıl etkiliyor çocukları… saklamak hayatınızı kolaylaştırıyor mu?


Bilmiyorum ama çocuklarımın çektiğim fotoğrafları görmesini istemedim. Çünkü bu resimler oldukça acı dolu ve katlanması zor… Dünyayı benim gözlerimle değil kendi gözleriyle görmelerini isterim. Böylece geleceğe dair ümitleri kalabilir. Masumca çocukluklarını yaşarlar.

Ancak şu ana kadar kendi gözleriyle şehit ve yaralılar gördüler; çatışmalara tanık oldular. Okulda üstlerine gaz sıkıldı. Resimlerdeki insanlar gibi onlar da çok sıkıntı çektiler. Onlara çocukluklarını yaşayabilmeleri için fırsat tanımaya çalıştım. Ama işgalciler onların kendilerinden erkence nefret etmelerini ve işgali kapkara gerçekliği içerisinde görmelerini tercih ettiler.





Dünyanın her yerinde yaşayabilirsiniz iyi bir muhabir olarak. Sizi Kudüs’e bağlayan nedir? Çünkü başka ülkelerde yaşayan Filistinliler de var sonuçta.



Ben de, babam da dedem de tüm ailem, Kudüs kentinde doğdu. Burası bizim toprağımız. Burası Mübarek Filistin… Sıkıntı, ulaşım ve özgürlük sorununa rağmen alternatifi yok. Bizim için onur burada yaşamak… Burası bizim toprağımız, yuvamız, yurdumuz… Özetle neden bu.

Ayrıca işgalciler ailemin Kudüs’teki 120 bin metrekarelik dağlık arazisine 1948’de el koydu. Şu ana kadar topraklarımıza bir gün döneriz ümidiyle yaşıyoruz. Biz olmasak bile evlatlarımız yahut onların evlatları topraklarımıza dönebilirler. Bugün ben, babam ve kardeşlerim, hepimiz kentimiz Kudüs’te yaşıyoruz. Ama evimizde değil; kiralık evlerde… Çünkü işgalciler toprağımıza el koydu; bize bir şey kalmadı…


Siz bir sanatçısınız. Yaptığınız iş bizi çarpıtılmış gerçekliğin çıplak hakikatiyle buluşturmaya çalışmak. Filistin halkı sanata çok yatkın, duyarlı ve ince bir halk. Nedir burada sanatçıların durumu? Daha çok yurt dışında mı yaşamayı tercih ediyorlar?

Açıkçası kendimi bir sanatçı olarak değerlendirmiyorum. Çünkü sanat genellikle güvenli ve sakin ortamda yapılır. Vurulma, kurşunlanma ve tutuklamaların bu kadar yaygın olmadığı yerlerde. Ama burada durum çok farklı! Biz burada gerçeğin tanığıyız. Şahsen başka bir yerde yaşamayı da istemem.

Benim ve arkadaşlarımın başarısının nedeni toprağımızı ve halkımızı tanımamızdır. Meydan bizim meydanımız; bu nedenle tüm yeteneğimizi sergiliyoruz. Çünkü halkımızla birlikte topraklarımızda yaşıyoruz. Onları tanıyoruz; onlar da yıllardır bizi tanıyorlar. Bu yüzden işimizi kolaylaştırıyor ve bize yardım ediyorlar.


Peki, işinizi yaparken, iş bağlantılarınızı kurarken, kendinizi tanıtmada, ifade etmede bir takım engellerle karşılaşıyor musunuz? Çalışmalarınızı kolay ulaştırabiliyor musunuz gerekli yerlere?

İsrail hükümeti, çalışmamı engellemek ve Filistin kentlerinde dolaşabilmemin önüne geçebilmek için basın kartımı aldı. Gazeteci olsak da, dünyanın en büyük ajansları için çalışsak da Filistinli olduğumuz için askerler bize çok kötü davranıyorlar. Olay yerine ulaşmamızı genellikle engellemeye çalışıyorlar.


Peki, Filistin topraklarında özgürce seyahat edebiliyor musunuz? Yakınlarınızla görüşmede bir engel var mı? Sizin statünüz nedir?

Bugün Kudüs kentinde yaşıyorum. Kudüs işgal altığında olduğu ve işgalin başkenti olduğu için İsrail kimliği taşıyorum. İsrail kimliği taşıyanlar kolaylıkla Kudüs ve 1948’de işgal edilen kentler arasında gezebiliyor. 1967’de işgal edilen kentler içinse özel izin gerekiyor. Sorun ailemin çoğunun Batı Şeria bölgesinde yaşıyor olması… Bazen onları göremiyorum.

Özellikle de eşimin ailesini görmesi engelleniyor. Eşimin anne-babası Batı Şeria’daki Eryaha kentinde yaşıyor ve eşim onları ziyaret edemiyor. Özellikle de Ramazan ayında, Ramazan ve Kurban bayramlarında… Çünkü arada ırkçı duvar var. Kudüs’le Batı Şeria arasında engeller, kontrol noktaları ve tel örgüler var. Ve insanın adını bile anmak istemediği başka şeyler var.



Buradaki durumu uluslararası literatürde kullanılan terimler yeterince açıklıyor. İşgal edilmiş topraklar, yerleşimci Yahudiler, Filistinli mülteciler. Buna rağmen evlerinden çıkarılmış Filistinlilerden terörist olarak sözetmek yaygın bir şey. Buna ne dersiniz? Bu kelime ne söylüyor size?

Eğer hak, toprak, özgürlük, onur, tarih, eserler ve daha nice şeylerin sahibi olanlar teröristse bu bizim için sorun değil. Bu, bizim için terörist denmemesi karşılığında hakkımızı ve toprağımızı vermemizden iyidir. Dünya ne derse desin; önemli olan topraklarımıza dönebilmemiz; ismimiz ne olursa haklarımıza kavuşabilmemiz.

Bu tür isimlendirmeler imajımızı dünya çapında zedelemek için… Uygarlık, insanlık ve adaletten bahseden dünyaya bir sorum var. Eğer biz Filistinliler teröristsek topraklarımızı çalan, Filistinlileri öldüren, ırzımıza göz diken, ağaçlarımızı yakan İsrailliler için hangi sıfatı kullanacaklar?! Bunların halkımıza yapmadığı bir kötülük kalmadı ki...

(Sayı 2 / Kasım Aralık 2007)